12 Şubat 2012 Pazar
10 Şubat 2012 Cuma
biri hikaye mi dedi?
Murat Ercan'ın "Uzun Hikaye" albümü yakında piyasaya çıkıyor. Güzel müziğin kokusunu aldın mı paylaş ilkesinden yola çıkarak ben de bu albümün, tadımlık niteliğindeki videosunu sizlerle paylaşmak isterim.
Murat Ercan, The Redundants ve Karatahta gruplarının bir parçasıyken, biz Yeditepe Üniversitesi gençliği, bahar festivallerinde güzel müzik dinlemenin mutluluğuna erişirdik. Kendisini vokal yaparken pek hatırlayamıyorum o zamanlar, o sebepten olacak ki, albüme adını veren Uzun Hikaye şarkısını ilk dinlediğimde şaşkınlığım ve takdirim bir kat daha arttı. Buna albümün güzel fotoğrafları da eklenince, değmeyin keyfime...
Unutmamak lazım; Türk müziğinde de çok güzel şeyler oluyor. Bu albümün de bunu kanıtlayacağına eminim.
Murat Ercan kimdir diyenler için:
"18 Mart 1974 İstanbul doğumlu Murat ERCAN 1989'da okul orkestrasında bas gitar çalarak başladığı müzik yaşantısına Virüs (1990), Blue Blues Band (1992), İstanbul Blues Kumpanyası (1994), The End (1995) ve arkadaşlarıyla kurduğu pek çok grupta bas gitar çalarak ve vokal yaparak devam etti. 1998‘de İ. Ü. İngiliz Dili & Edebiyatı'ndan mezun olup aile mesleği öğretmenliği seçti. 12 yıl İngilizce öğretmenliği yaptı. Öğretmenliğinin ilk yıllarında Blue Blues Band’le çalmaya devam etti. Murat yeni kariyeri olan öğretmenlikte yol alırken daha önce sahne paylaştığı arkadaşları Duman (Batuhan Mutlugil), Kurban (Umut Gökçen, Burak Gürpınar, Kerem Tüzün), Mor ve Ötesi (Burak Güven), Yavuz Çetin, Aylin Aslım projelerinde yer aldılar.
2002 yılında, çalıştığı üniversitenin hazırlık okulundaki İngilizce öğretmenleriyle birlikte Karatahta grubunu kurdu. Grup okul festivallerinde ve amatör yarışmalarda çaldı.
Murat ERCAN son beş yıldır kendi besteleriyle daha ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladı. Öğretmenlikten ayrılarak, taslaklarını kendi ev stüdyosunda kaydettiği şarkılarını, Aylin Aslım’ın ilk albümünde de birlikte çalışmış olan Erce Kaşlıoğlu ve Ümit Kuzer’in direktörlüğünde, müzisyen arkadaşlarının büyük yardım ve emeğiyle stüdyoya taşıdı. Kayıtlar, miksaj ve mastering; İTÜ MİAM, Noiseist, Virüs Production ve Babajim İstanbul Studios & Mastering stüdyolarında yapıldı. Murat ERCAN prova ve kayıtlar sırasında elektro gitar, akustik gitar ve bas gitar çaldı, şarkılarının tüm solo ve geri vokallerini yaptı. Bütün şarkıların söz ve besteleri Murat ERCAN’a aittir." (*murat ercan'ın facebook sayfasından alıntıdır).
http://muratercan.net/
Bu da albüme adını veren şarkı:
Murat Ercan, The Redundants ve Karatahta gruplarının bir parçasıyken, biz Yeditepe Üniversitesi gençliği, bahar festivallerinde güzel müzik dinlemenin mutluluğuna erişirdik. Kendisini vokal yaparken pek hatırlayamıyorum o zamanlar, o sebepten olacak ki, albüme adını veren Uzun Hikaye şarkısını ilk dinlediğimde şaşkınlığım ve takdirim bir kat daha arttı. Buna albümün güzel fotoğrafları da eklenince, değmeyin keyfime...
Unutmamak lazım; Türk müziğinde de çok güzel şeyler oluyor. Bu albümün de bunu kanıtlayacağına eminim.
Murat Ercan kimdir diyenler için:
"18 Mart 1974 İstanbul doğumlu Murat ERCAN 1989'da okul orkestrasında bas gitar çalarak başladığı müzik yaşantısına Virüs (1990), Blue Blues Band (1992), İstanbul Blues Kumpanyası (1994), The End (1995) ve arkadaşlarıyla kurduğu pek çok grupta bas gitar çalarak ve vokal yaparak devam etti. 1998‘de İ. Ü. İngiliz Dili & Edebiyatı'ndan mezun olup aile mesleği öğretmenliği seçti. 12 yıl İngilizce öğretmenliği yaptı. Öğretmenliğinin ilk yıllarında Blue Blues Band’le çalmaya devam etti. Murat yeni kariyeri olan öğretmenlikte yol alırken daha önce sahne paylaştığı arkadaşları Duman (Batuhan Mutlugil), Kurban (Umut Gökçen, Burak Gürpınar, Kerem Tüzün), Mor ve Ötesi (Burak Güven), Yavuz Çetin, Aylin Aslım projelerinde yer aldılar.
2002 yılında, çalıştığı üniversitenin hazırlık okulundaki İngilizce öğretmenleriyle birlikte Karatahta grubunu kurdu. Grup okul festivallerinde ve amatör yarışmalarda çaldı.
Murat ERCAN son beş yıldır kendi besteleriyle daha ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladı. Öğretmenlikten ayrılarak, taslaklarını kendi ev stüdyosunda kaydettiği şarkılarını, Aylin Aslım’ın ilk albümünde de birlikte çalışmış olan Erce Kaşlıoğlu ve Ümit Kuzer’in direktörlüğünde, müzisyen arkadaşlarının büyük yardım ve emeğiyle stüdyoya taşıdı. Kayıtlar, miksaj ve mastering; İTÜ MİAM, Noiseist, Virüs Production ve Babajim İstanbul Studios & Mastering stüdyolarında yapıldı. Murat ERCAN prova ve kayıtlar sırasında elektro gitar, akustik gitar ve bas gitar çaldı, şarkılarının tüm solo ve geri vokallerini yaptı. Bütün şarkıların söz ve besteleri Murat ERCAN’a aittir." (*murat ercan'ın facebook sayfasından alıntıdır).
http://muratercan.net/
Bu da albüme adını veren şarkı:
8 Şubat 2012 Çarşamba
Gündem değil, kitaptır mevzubahis
Bugünlerde RTE ile girdiği tartışma ile kendisinin adını sıkça duyuyoruz. Fakat eminim ki Paul Auster, gündem haline getirilen bu tartışmadan önce de -benim gibi- birçok sadık okuyucu tarafından takip edilmekteydi. Biraz önce okuduğum bir habere göre tartışma, son kitabının satışını arttırmış, bir ayda ikinci baskıya girmiş bile..
Bu tartışmanın benim için ifade ettiği şeyler bir yana, belki de en güzel tarafı,Paul Auster'ın Amerika'dan önce Türkiye'de baskısı yapılan yeni kitabından haberdar olabilme fırsatını vermesidir. Bunun için teşekkürler RTE...
Ben kitabı hala okumaktayım. Yorumlarıma bir nokta koyabilmiş değilim dolayısıyla. Ancak, özellikle Paul Auster'ı yakından takip edenlere tavsiyem bu kitabı hemen okumalarıdır. Her zamanki akıcı diliyle Paul Auster bu sefer, doğduğu zamandan bugüne kadar yaşadığı evlerin, bulunduğu şehirlerin ve ülkelerin, seviştiği ve sevdiği kadınların, yani hayatına dokunan kişilerin ve mekanların öyküsünü, tüm içtenliğiyle anlatıyor. Ne güzel bir tesadüftür ki, yazarın kitap üzerinde çalışırken yaşadığı mevsimsel koşulları bizler de şu günlerde yaşıyoruz. Karlı kış günlerinde okumak daha bir anlam kazandırıyor sanki "Kış Günlüğü"ne...
Hazır "Kış Günlüğü"nden bahsetmişken, Paul Auster'ın sinema, Smoke ve Brooklyn'den bahsettiği, yakın tarihlerde çekilmiş bir röportajını da paylaşmak isterim.
Ben kitabı hala okumaktayım. Yorumlarıma bir nokta koyabilmiş değilim dolayısıyla. Ancak, özellikle Paul Auster'ı yakından takip edenlere tavsiyem bu kitabı hemen okumalarıdır. Her zamanki akıcı diliyle Paul Auster bu sefer, doğduğu zamandan bugüne kadar yaşadığı evlerin, bulunduğu şehirlerin ve ülkelerin, seviştiği ve sevdiği kadınların, yani hayatına dokunan kişilerin ve mekanların öyküsünü, tüm içtenliğiyle anlatıyor. Ne güzel bir tesadüftür ki, yazarın kitap üzerinde çalışırken yaşadığı mevsimsel koşulları bizler de şu günlerde yaşıyoruz. Karlı kış günlerinde okumak daha bir anlam kazandırıyor sanki "Kış Günlüğü"ne...
Hazır "Kış Günlüğü"nden bahsetmişken, Paul Auster'ın sinema, Smoke ve Brooklyn'den bahsettiği, yakın tarihlerde çekilmiş bir röportajını da paylaşmak isterim.
8 Mart 2009 Pazar
Neden?
Anı1
Üniversitedeyken bir arkadaş grubum vardı. Tanıştığımızda onların yaşı 21 civarında benimkiyse 18'di. Okunan, dinlenen ve beğenilen şeyler elden ele dolaşır, yayılır ve grup içinde ünlenirdi. Bir gün bir kitap geldi. 24 yaşındaki bir yazar tarafından kaleme alınmış 567 sayfalık bir kitap. Bir anda herkesin elinde o kitabı görmeye başlamış ve herkesten o kitabı dinler olmuştum. Ben henüz okumadığım için kimse konusundan söz etmiyor fakat ne kadar etkileyici ve güzel olduğundan bahsediyordu. Herkesin ilham aldığı kutsal bir kitap haline gelmişti. Kitaba karşı olan beğeninin yanı sıra yazara karşı olan bir gıpta da söz konusuydu hem. O "İlahi" kitabı sadece 24 yaşındayken yazmıştı. Yazmaya hevesli çok insan vardı içimizde ve bu insanlara kendilerini sorguya çekmek için bir neden sunulmuştu. İyi bir yazar olmanın ya da en azından okunmaya değer kitap yazmanın 40 yıllık bir hayat deneyimi ardından gerçekleşmesi gereken bir eylem olmadığının kanıtı gibiydi. Ben de 24 yaşına gelene kadar bir kitap yazmalıyım diyordu herkes.
Bense bu kitabı ısrarla uzun süre okumadım. Yazarın diğer kitaplarını okumaya başlamıştım ama o "özel" kitabı sona bırakmak istiyordum. Öyle de yaptım. Bitirdikten sonra o cümleyi ben de kurdum: "24 yaşıma gelene kadar bir kitap yazmalıyım".
Anı2
Üniversiteye girdikten sonra gelen ilk yaz mevsiminde, bir gazetecinin yanında asistan olarak çalışmaya başladım. Hayallerimden biri; bir gün köşe yazarı olabilmekti. Çoğul eki kullanıyorum çünkü insanın hayal ettiği "bir" rakamıyla sınırlı kalmıyor. Sanırım garip de olurdu sadece bir tek şeyi hayal etmek.
Bugün
O kitabı okuduktan sonra kurulmuş o cümle, gruptaki kimse tarafından gerçekleştirilemedi. Hepsi 24 yaşını geçtiler. Ben de kitap falan yazmış değilim.
O yazdan beri basınla savrulup duran ve öngörülmesi güç bir ilişkim var. Birtakım dergiler için birtakım kalıplar içine sığdırılması "gereken" yazılar yazıyorum. Fakat köşe yazarı falan da olmuş değilim.
İlk başarısızlığın sorumlusu tamamıyla benim. İkincisi için ise sorumlu tutulabilecek başka makamlar, kişiler, koşullar ve sistemler bütünü olduğunu söyleyerek kendimi rahatlatabilirim-bilirdim-.
Üniversitedeyken bir arkadaş grubum vardı. Tanıştığımızda onların yaşı 21 civarında benimkiyse 18'di. Okunan, dinlenen ve beğenilen şeyler elden ele dolaşır, yayılır ve grup içinde ünlenirdi. Bir gün bir kitap geldi. 24 yaşındaki bir yazar tarafından kaleme alınmış 567 sayfalık bir kitap. Bir anda herkesin elinde o kitabı görmeye başlamış ve herkesten o kitabı dinler olmuştum. Ben henüz okumadığım için kimse konusundan söz etmiyor fakat ne kadar etkileyici ve güzel olduğundan bahsediyordu. Herkesin ilham aldığı kutsal bir kitap haline gelmişti. Kitaba karşı olan beğeninin yanı sıra yazara karşı olan bir gıpta da söz konusuydu hem. O "İlahi" kitabı sadece 24 yaşındayken yazmıştı. Yazmaya hevesli çok insan vardı içimizde ve bu insanlara kendilerini sorguya çekmek için bir neden sunulmuştu. İyi bir yazar olmanın ya da en azından okunmaya değer kitap yazmanın 40 yıllık bir hayat deneyimi ardından gerçekleşmesi gereken bir eylem olmadığının kanıtı gibiydi. Ben de 24 yaşına gelene kadar bir kitap yazmalıyım diyordu herkes.
Bense bu kitabı ısrarla uzun süre okumadım. Yazarın diğer kitaplarını okumaya başlamıştım ama o "özel" kitabı sona bırakmak istiyordum. Öyle de yaptım. Bitirdikten sonra o cümleyi ben de kurdum: "24 yaşıma gelene kadar bir kitap yazmalıyım".
Anı2
Üniversiteye girdikten sonra gelen ilk yaz mevsiminde, bir gazetecinin yanında asistan olarak çalışmaya başladım. Hayallerimden biri; bir gün köşe yazarı olabilmekti. Çoğul eki kullanıyorum çünkü insanın hayal ettiği "bir" rakamıyla sınırlı kalmıyor. Sanırım garip de olurdu sadece bir tek şeyi hayal etmek.
Bugün
O kitabı okuduktan sonra kurulmuş o cümle, gruptaki kimse tarafından gerçekleştirilemedi. Hepsi 24 yaşını geçtiler. Ben de kitap falan yazmış değilim.
O yazdan beri basınla savrulup duran ve öngörülmesi güç bir ilişkim var. Birtakım dergiler için birtakım kalıplar içine sığdırılması "gereken" yazılar yazıyorum. Fakat köşe yazarı falan da olmuş değilim.
İlk başarısızlığın sorumlusu tamamıyla benim. İkincisi için ise sorumlu tutulabilecek başka makamlar, kişiler, koşullar ve sistemler bütünü olduğunu söyleyerek kendimi rahatlatabilirim-bilirdim-.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


